CRASHED405 - #17 - UNPLAYED PIANO

SOUNDTRACK

 

SOUNDTRACK

DAMIEN RICE & LISA HANNIGAN – UNPLAYED PIANO

 

 

damien odasında, ajanların sevdikleriyle birlikte olması ve çocuk falan yapması saatiyken o kızgın, ama rasyonel olmak için kendini zorluyor, johnun görev gerginliğinden çenesini tutamadığını biliyorken yine de kırgınlığı geçmiyordur: o onun iyiliği için söylemiştir, damien hiçbir zaman john aktifken onun önüne geçip onun için bir şey yapmamıştır, başarının ve tek başına bunu elde etmenin önemini bilen bir adamdır o, johnun bunun aksini düşünmesi onu üzmüştür sadece, damien çamaşırını giyip yatağa girer, bir an inlerken günlerin yorgunluğu şimdi odasındaki yalnızlıkta ortaya çıkar, damien lenartanın gökyüzüne bakarken gözlerini kapatır..

 

 

john odasından çıkar, saçları ıslak, sinirli, yürürken kaynaşma saatinden dönen oreonluları görür, siniri daha da tepesine çıkarken sienna tüm tatlılığıyla konuşur

“yarın için bol şans john, umarım başınıza bir şey gelmeden evinize dönersiniz.. hepimiz sizin için endişe edeceğiz..”

uzanıp onu yanağından öper, johnun siniri biraz geçerken bu cici kızın bir suçu yoktur, cevaplar

“bir şey olmaz.. döneceğiz.. sağol.. ellen ne yapıyor?”

“andrea onunla ilgileniyor..” john güzel derken eidan mırıldanır

“sen neden damienın yanında değilsin? senor bu saate bir ad takmıştı, neydi-“ franco çocuk yapma saati diyorken john izin isteyerek ayrılır, diğer koridora çıkarken george da onu orada bekliyordur, duvara dayanmış, mırıldanır

“çocuklar haklı, niye orda değilsin?”

john iç çekerken cevaplar

“kavga ettik.. ben öküzlük ettim daha doğrusu..”

“her zamanki gibi..”

john iç çekerken eliyle gözlerini kapatır, mırıldanır

“adam beni seviyor..”

“garip bir şekilde..”

john ona bakar, george gülümserken cevaplar

“salaklık etme john.. nereye gittiğin belli değil, sana bir şey olursa, ve damien seninle küs kalarak bunu yaşarsa kendini affetmez.. o senin gibi öküz değil..”

john doğru derken ona bakar, george gülümser

“yarın sarışırız..” john başını sallar, onu geçerek hızla koridorlarda ilerlerken george iç çekerek kendi odasına girer..

 

 

damien sırtının ortasında bir öpüş hissederken eller iki yanında, yatağa bastırıyor, üzerindeki beden ona değmiyordur, damien bir an göğsünün ortasında bir şeylerin kaydığını hissederken uyanır, öpüşler boynuna çıkmışken damien fısıldar

“john?”

john onun kulağını öperken mırıldanır

“başkası bunu yaparsa öldürürüm..”

damien gülümserken gözlerini kapatır, yastığa yatarken mırıldanır

“cesaretin nerden çıktı-“

“george verdi-“

“yarın çiçek yollarım-“

“centilmen sevgilim benim..” ve onu öperken damien gülümser, dönerek onunla yüzyüze gelirken johnu kendine çeker..

 

 

damien onu kendine çekmiş, barışmışlarken fısıldar

“ben seni zayıf görmüyorum-“

“biliyorum, özür dilerim, aptallık ettim-“ onu öperken damien şaşkın, ondan böyle sözler duyduğuna göre johnun gerçekten korktuğunu anlarken onun saçlarını okşuyor, mırıldanır

“böyle olacağımız aklına gelir miydi?”

john çekilerek ona bakarken damien sorar

“bir anda.. hücre arkadaşı, ajan ve general, arkadaş, dost, şimdi de bu..”

bu nedir general?” damien gülümserken mırıldanır

“bilmiyorum.. nedir?” john onun çenesini öperken fısıldar

“kız olsan çoktan düğünü basmıştım..” damien gülerken cevaplar

“benim gibisini zor bulursun çünkü: yaşlı, tek başına, zavallı-“

“ya ya tabii.. ben de bakirim aslında-“ damien gülerken john onun gülüşüne aşık, sırıtır..

 

 

damien gözleri kapalı, dinleniyorken john fısıldar

“evlensek?” damien tek gözünü açarak ona bakarken mırıldanır

“sen evlenemezsin.. yasak.. kimle evleneceksin ayrıca?”

“seninle.. gramerin de bozuldu..”

“daha beynim oturmadı, canımı çıkarttın..” john sırıtırken damien mırıldanır

“ne nikahı ayrıca, nerden çıktı? damien black, john kenrich,-“

“ikimiz de aynı soyadını alıyoruz salak-“

“hangimizinki önde olacak-“

“fark etmez, sen seç, umrumda değil-“

“sen ciddisin..” john tekrar onun üzerine geçerken cevaplar

“ciddiyim.. kimle evleneceğim ki başka?”

“bilmem, kaderindeki kadınla?”

john yok öyle bir kadın derken damien şaşkındır, ona bakar..

 

 

“john aklını başına topla, görev stresi bu-“

“ne görevi damien, görev umrumda değil, gir-vur-çık bu, en kolayı-“

“kolay şeyler can yakar-“

“o yüzden mi bu kadar zorsun!?” damien şokla gülerken john onu yumruklar, damien owlarken genç adam konuşur

“ciddiyim ben! ben aşk ilanı yapmam-“

“hala pek yapmış değilsin john, gerçi bugün iki kere adımı söyledin-“

“onları da mı sayıyorsun-“

“o kadar nadir söylüyorsun ki.. genelde sevgilim balım böceğim takıldığından-“

“hiç de bile, ben takma isim kullanırım ama sevgilim falan demem-“

“bana diyorsun.. farkında değilsin..”

john ciddileşerek ona bakarken bir an sonra eğilir, onu hapsederken fısıldar

“yapalım.”

“john, delirdin-“

“hayır delirmedim, sen beni istemiyor musun, istiyorsun, istersen bir tur daha gidelim-“

“gerek yok, uyuman lazım-“

“bak hala beni düşünüyorsun! sen bana teklif etsen ben sabaha kadar düzüşürüm-“

“hayvansın çünkü, doğaldır-“ john onu öperken damien gülerek onu tutar, bir süre sonra kendinden ayırırken konuşur

“uyu hadi, kim bilir bir daha ne zaman uyuyacaksın-“

“yarın gece, damien ben ciddiyim-“

“ben de ciddiyim.. böyle gecelerde verilen kararlardan genelde pişman olunur john-“

“daha önce böyle bir gecede karar mı verdin?”

damien cevap vermezken john ona bakar..

 

 

“verdin mi? daha önce evlendin mi? kayıtlarında yok öyle bir şey-“

“john-“

“cevap ver!” damien onun kıskançlığına bakarken cevaplar

“evlenmedim, doğru.. ama karar verdim evet-“

“evlilik için mi? kim? kadın mı? erkek mi? yaşıyor mu?”

“öldü.. john, lütfen-“

“seviyor muydun-“

“evet..” john ona bakarken damien sıkıntılıdır, bir süre sonra john fısıldar

“hala esas sevgin onda yani..”

damien bunu duyunca ona bakar, john yutkunarak gerilerken damien konuşur

“john, öyle bir şey demedim-“

“ama reddetmiyorsun da-“

“sevgilerim farklı john, ona duyduğum aşk farklı, sana duyduğum farklı, gençtim daha, toydum, sende öyle miyim, görmüyor musun halimi, yıllarca tektim ben-“

“belki de bu yüzden bana kapıldın, bir anda gelen şovalye-“

“yalnız ve aptaldım demedim, tektim dedim, kafam çalışıyordu, ve ben hep tektim, askerdim ben aptal, yıllarca liderlik yaptım-“

“sonra da yıllarca duvara baktın,-“

“şimdi duvara mı bakıyorum? claudine daha ilk okula gidiyordu, şimdi liseye başlayacak, yıllar oldu!”

john iç çekerken damien konuşur

“sen apayrısın.. görmüyor musun senin için nasıl çırpınıyorum, herkes bunun farkında, arkamdan gülüyorlar belki de-“

“çenelerini kırarım-“

“ama umrumda değil.. bize saygı da gösteriyorlar john, iki masa çalışanı, bu kadar yüksekte masa çalışanı bir arada olmamalıdır-“

“masa birbiriyle yatmaktan bir hal oldu damien-“

“onlar tanrı john.. istediklerini yaparlar.. sen değilsin.. ben değilim..”

john iç çekerken damien eğilir, onun şakağını öperken ikisi de derin bir nefes alır, damien tekrar onun tenini öperken fısıldar

“sakin ol.. aklını temizle.. lütfen.. başına bir şey gelirse kendimi affetmem, hele de böyle aptal bir şey yüzünden.. aramızdaki şey aşk mı bilmiyorum-“

“aşk, sevgi, her şey.. hissetmiyor musun? karşılaştığımız ilk andan beri bu ortamızda duruyor.. ben yıllarca büyüdüm, kendimi eğittim, ve sana geldim.. tüm yollarım sana çıktı, neden beni itiyorsun?”

damien onun boynuna gülümser, dudaklarını bastırırken john gözleri kapalı, kesik bir nefes alır, damien fısıldar

“beni sevdiğini söylemedin bile.. nasıl teklif bu?”

john hafifçe gülerken damien da gülümser, john ona dönerken ona bakıyor, mırıldanır

“evet mi?”

“neye evet ki?” john ona vururken damien sırıtır, eğilerek onu öperken john onu kendine çeker, damien onun onu tutuşundan ne hissettiğini anlıyorken john nefessiz, geri çekilerek fısıldar

“ne ara sevdim seni?”

damien onun saçlarını kenara çekerken mırıldanır

“dört duvarın ortasındaki en güzel şey bendim, doğaldır..” john gülümserken damien da gülümser, ona eğilirken john fısıldar

“bak seni kurtardım diye yapıyorsan-“

“neredeyse ölüyordum john.”

john eh derken damien gülerek onu öper, john onu kendine çeker..

 

 

“james bu saate ne adını vermiş biliyor musun?”

damien omzundaki dudaklara hımlarken john fısıldar

“çocuk yapma saatiymiş..” damien hafifçe gülerken yastığa mırıldanır

“hemen yapalım..” john onun koluna gülümserken onun solunda, onun üzerine yatmış, parmakları genç adamın kalçasında dolaşıyorken mırıldanır

“yapalım..” damien gözlerini devirirken dönerek konuşur

“john, şu göreve git, gel, sonra istersen 5 çocuk yaparız, tamam mı?”

john ona bakar, damien parmağıyla onun kafasını yastığa iter, john düşerken damien aferin diyerek tekrar yatar..

 

 

damien sabah uyandığında odada yalnız, dikleşerek saate bakar, daha gitme saati değildir, kalkarak banyoya giderken johnun kendinde olmasını umar, odasından çıkıp koridorda ilerlerken onu gören herkes gülümsüyordur, damien korkmaya başlarken yukarı çıktığında konuşan george ve james’ten james ona dönerek gülümser

“damien, tebrik ederim.. masa da tebrik etti say..”

damien kaşlarını çatarken george mırıldanır

“john dedi ki-“

“ne dedi?” george bir an jamese bakar, sonra cevaplar

“seni sonunda bağlamış.. döndüğünde eğer isterse beş çocuk yapacakmışsınız..”

damien ohlarken başını sallar, james gülümserken damien sorar

“john nerde?” cevabı orda bir yerlerde olurken oradaki bir yerde john ve scott konuşuyorlardır, damien o tarafa ilerler ama önüne bir sürü kişi girer, james konuşur, george talimat verir, edward son durumları kontrol ederken damien geride kalmıştır, iki ajan ve patronları özel geçide girmek üzereyken andrea scottun adını seslenir, genç adam ona dönerek ilerlerken john onlara bakar, damien onun sırtını izliyorken korkuyordur, aptalca bir şeydir bu, ama içinden bir ses ona bir şey olacağını söylüyordur işte, john elinde çantası, bir nefes alarak döner ve bakışları onu bulurken damien onun ajan gözlerinin her şeyi gördüğünü tekrar hatırlar, ona bakıyorken john emin değildir, onu utandırmak istemiyordur, damien onun düşüncesini görebiliyorken ilerler, john her adımında ona bakıyorken damien sonunda ona ulaşmış, konuşur

“dikkatli ol.. hiç birimiz seni kurtarmak için bu binadan çıkmak istemiyoruz..”

james kesinlikle derken john gülümser, damien da gülümserken uzanarak onun dudaklarını örter, geride topluca bir nefes duyulurken masa sırıtıyor, norman sonunda falan diyordur, john çantasını bırakır, onun gömleğini tutarken damien ona izin verir, john onu kendine çekerken koluyla onun boynunu sımsıkı yakalar, bırakmazken damien onun gitmek istemediğini biliyor, onun kazağını sıkar, sonra geri çekilerek konuşur

“dikkatli ol..” john başını sallar, onun elini tutarken geri çeker, dönerek çantasını alır ve geçide girerken george onu takip eder, damien elindeki kutuyu açar, iki altın yüzük bulurken loret onun kolunu sıvazlar, damien iç çekerken kutuyu kapatır, cebine atarken loret gülümser..

 

 

SOUNDTRACK

MY CHEMICAL ROMANCE - TEENAGERS

 

 

“ciddi misin sen?”

 

melanie gayet ciddi, zaten uyandığı andan itibaren ben artık yatmayacağım diye tutturmuş, üstelik klon muyum ben de burada yer işgal ediyorum diyerek sosyal görüşlerini de belirtmişken bir kaç saat önce odasından çıkmasına izin verilmiştir, genç kız önce annesini ve babasını aramış, kutsal amacını onlara da anlatmış, bir güzel azar işitmiş, ama yine de bildiğini okumuşken evrenine hizmet edecektir, bunun neresi kötüdür, zaten okula bu yüzden gitmiyor mudur, dans, müzik, sanat nereye kadardır, burada bir felaketten bahsediyoruzdur, genç kız işte o felaketle savaşmak için hızlı adımlarla lenarta koridorlarını arşınlıyorken carter da onu takip ediyordur, melanie elle’in odasının kapısını çalıp içeri girerken genç kadın da onu bekliyordur, iki görev bilinci yüksek genç kadın beraberce yüksek merciilerle görüşmek üzere yürürken onların arkasındaki landon ve carter gözlerini devirerek onları takip ediyordur..

 

 

“şimdilik bir yardım ekibine ihtiyaç olduğunu sanmıyorum mela-“

“her zaman yardıma ihtiyaç vardır!”

 

latty melanie’nin yardım ateşiyle bir adım gerilerken james bilmem hangi zamandan gelmiş elle’e bakar

“siz yeterince yardım etmediniz mi?”

“aşı işe yararsa dağıtım için çok fazla insana ihtiyacınız olacak-“

“masayla oreon’un yeterince insanı var-“

“biz de gitsek?”

 

james yine melanie’ye dönerken kızın dili de, aklı da çok güzel açılmıştır, evren başkanı falan dinlemeden istediğini yaptırmaya çalışıyorken james o kadar kolay pes etmezdir, sorar

“ya ölürseniz?”

“nasıl öleceğiz?”

“hasta olur delirirsen bu sefer kimse seni kurtaramaz-“

“kendime de aşı yaparım-“

“aşının işe yaradığını kim söyledi-“

“yarayacak-“

“nereden biliyorsun-“

“siz yaramayacağını nereden biliyorsunuz senor?”

“ben senor’um-“

“tamam bu kadar yeterli!”

 

latty araya girerken james elleri belinde, melanie’yi izliyordur, genç kadın kollarını kavuştururken latty birileri ömür boyu neburaya gitmeden önce konuşur

“eğer aşı işe yararsa dağıtımda görev alabilirsiniz melanie, ama şu an için karantina alanına inemezsiniz. oreon melekleri olarak şimdilik ofislerin içinde kanatlarınızı çırpabilirsiniz. üst lobide size ihtiyacı olan bir sürü insan tanıyorum..”

 

melanie peki derken james’e bakar, senor bütün öfkesiyle onu izliyorken genç kız kollarını indirir

“üzgünüm senor, saygısızlık etmek istememiştim-“

“benimle çalışacaksın, yanımdan ayrılma..”

melanie’nin gözleri büyürken latty gülümser, james bir hışımla ofisten çıkarken melanie onun arkasından bakıyordur, senor çıktığı kapıdan tekrar içeri döner

“takip edeceksin, kanatlar çalışsın..”

melanie derhal senor’u takip ederken latty elle’e döner

“sen de benimle gel elle, diğerleri nerede?”

elle herkesin nerede olduğunu ayrıntısıyla anlatırken latty de sağ kolunu bulmuş, onunla beraber ofisten çıkar...

 

“birisi o adamı bulup öldürür mü artık, ben sıkıldım, ciddiyim, sıkıldım artık..”

 

james sıkıntısını kelimelere döküyorken melanie arkada o adam’ın kim olduğunu öğrenmeye çabalıyordur-

“melanie, bunları jason ve colm’a götür, onlar ne yapacaklarını bilirler..”

melanie eline tutuşturulmuş kağıtlara bakarken koordinatlar, isimler falan görüyordur, anlamaz, anlamak da istemezken james ona bakıyordur, genç kız koşar adımlarla gitmesi gereken yere doğru yola çıkar, opal james’e bir bakış atarken iyice yanına yaklaşarak konuşur

“yeni bir sarışın mı buldunuz senor?”

“kıskandın mı?”

“çok...”

“güzel..”

james diğerlerine dönerek sesini yükseltir

“biri bana joseyi bulsun. öldüreceğim.”

masa senor’unun isteğini yerine getirmek için dağılırken asıl sarışın da odadan çıktığında james yine yalnız kalmıştır, sıkılır..

 

 

“ben geldim..”

colm başını kaldırıp içeri giren deliayı görür, gülümseyerek tekrar işine dönerken genç kız masanın yanında dikiliyor, kağıtları falan karıştırıyorken colm elini kağıtların üzerine koyar, gözleri hala bilgisayarda, konuşur

“karıştırma ve neden gidip ewan’ın yanında dolaşmıyorsun?”

“sen neden delorayla konuşmuyorsun?”

colm hızla dönüp ona bakar, delia aldırmadan kağıtları bırakır ve masanın karşısında otururken konuşur

“ayak altında dolaşmak istemiyorum-“

“şimdi ne yapıyorsun?”

“benimle olmayı seviyorsun yalan söyleme bu bir, ikincisi, saklanıyorum, tamam.”

 

colm elindeki işi bırakıp deliaya döner

“saklanacak ne var delia?”

“bilmiyormuş gibi yapma colm, lütfen.. ben bu dakikadan sonra ewan’la güle oynaya beraber olabilir miyim sanıyorsun? gerçi önce de olabilir miydim bilmiyorum-her neyse.. hafıza kaybından önce latty vardı, şimdi de biana var.. durum değişmedi-“

“hafıza olayından önce öpüşmemiştiniz-“

“hafıza olayından önce hiçbir şey olmamıştı, şimdi çok şey oldu, ama hala geri dönülebilir, ben de dönüyorum. ewan beni isterse nasılsa arar bulur, ben kaybolan bir tip değilim, ama istemiyorsa da onu zorlamıyorum, ben daha çok gencim colm, ewan’ın aşkı için kendimi üzemem..”

“aşık olana bakın..”

 

delialona gülümserken elini sallar

“öyle demek istemedim, tabii ki ewan’ı seviyorum, ama ben ewan’ı hep seviyorum, zaten bana kimse sevmeyi bırakmamı söylemiyor, ama karşımdaki beni benim istediğim gibi sevemeyecekse zorlamaaya gerek yok, sen de aynı şeyi yapmıyor musun?”

“ben nişanlıydım delia..”

“benim ligimde ben de nişanlı gibi bir şey sayılırdım, küçümseme lütfen..”

 

colm özür dilerken delia önemli değil der, ikisi gülümserken colm iç çeker

“yarı yolda bırakılmış sevgililer olarak hep beraber mi takılacağız artık, kaybedenler..”

colm isimlerini altın harflerle havaya yazarken delialona güler, bacaklarını kendine çekerek koltuğa daha da yerleşirken konuşur

“belki sonunda biz beraber oluruz..”

colm kaşlarını kaldırırken delia neden olmasın diyordur, genç adam bir kahkaha atar, delia sinirlenmiş

“neden!? çok mu çirkinim!?”

“sen melek gibisin ama ben cinayete kurban gitmek için çok gencim!”

“babam ewan’ı vurmadıysa sana hiçbir şey yapmaz..”

“denemek ister misin?”

“isterim.”

 

colm efendim? derken delia başını sallar

“isterim. hadi sevgilim ol.”

“delia aklını kaybettin galiba-“

“ne var? sen de yalnız değil misin? ikimizin de kalbi kırık değil mi? beraber olsak birbirimizi iyileştiririz?”

 

colm dehşetle onu izliyorken delialona ayağa kalkar, masanın etrafında dolaşıp colmu kendine çevirir, eğilerek dudaklarına yaklaşırken genç adam yutkunur, genç kızın mavi gözleri parlayarak ona bakıyorken delia sırıtır

“kandırdım.”

 

colm rahatlayarak koltuğa erirken delia gülüyordur

“korkunçsun ayrıca, ya gerçekten istiyor olsaydım, çoktan öpmüştüm, nasıl engelleyecektin?”

“sessizce oturacaksan otur, bir süre de yanıma yaklaşma..”

 

colm oturduğu yerde biraz daha masaya yaklaşırken delia elini ağzına kapatarak güler, colm dişlerini gıcırdatarak ensesini ovarken delia sırıtarak kağıtları karıştırmaya devam eder..

 

 

“franco.. franco!? HEY!”

 

franco sonunda arkasını döndüğünde eidan genç adama yetişmiş, omzuna bir yumruk geçirir

“neredesin sen?”

“burada, omzumu kırdığın şu noktada bekliyorum.”

eidan gözlerini devirirken franco yüzünü buruşturmuş, kolunu yerleştiriyordur

“bir şey mi oldu?”

“çok şey oldu, ben evleneceğim galiba ve sen neden sürekli bir yerlerdesin?”

 

franco bir an durur, ellerini kaldırır, eidan da susarken franco ellerini indirir

“bak eidan, artık büyüdün, konuşmayı öğrendin, konuları birbirinden ayıracak zekan da var tanrıya şükür, o yüzden tane tane konuş..”

“iyi, nerdesin sen?”

“ben evlilikten bahsedersin sanmıştım-“

“claire’le mi koklaşıyorsun?”

 

franco şokla eidan’a bakarken su kıran kaş göz hareketleri yapıyordur

“ne? olamaz mı? dün bütün gün lenartayı dolaştınız, yok teraslar bilmemneler-“

“terasa çıkınca koklaşmamız mı lazım?”

“ben koklaşırım..”

“evlenecek adama bak-“

“ama vien’le çıkarım orası ayrı, ciddiyim, ne iş?”

“bir yok eidan-“

“ama olması lazım, yaşın geldi artık..”

“tek başına evlenemiyorsun, değil mi?”

 

eidan cıklarken franco güler, eidan dalga geçme diyorken bu kararı şimdilik sadece o biliyordur, çenesini kapatacaktır ve şimdi gidip bir şeyler yiyeceklerdir, o sırada o da claire’le evlenecektir, böylece eidan korkmayacaktır, her şey çok güzel olacaktır, franco sürüklenerek kafeteryaya götürülür..

 

 

“iki gün önce söylemiş olsanız sakladığınız için ikinizi de vururdum-ama şimdi, tebrik ederim!”

 

cuslov gülerek üzerine atılan delorayı tutarken genç kadın ablasının ve calis’in yıllar önce verilmiş evlilik kararının tekrarını öğrenmiştir, üçü de bütün geçmişlerine sahip, mutlu mutlu konuşurken kendine ait olan bir şeyi almak için gelen latty kapıyı çalıp içeri girer

 

“cuslov hafızamı geri istiyorum, senin bildiklerini ya da gösterilenleri değil, her şeyi..”

 

odadakiler bir an dururken latty’nin arkasından conrad odaya girer

“hayır cuslov.”

cuslov genç adama bakarken yutkunur, delora ve calis’e döner

“bizi biraz yalnız bırakır mısınız?”

calis ikiletmezken delorayı da alarak odadan çıkar, kapı arkalarından kapanırken conrad cuslov’a, latty ise yine neler olduğunu ondan önce bilen conrad’a bakıyordur...

 

 

“seni neden ilgilendirdiğini sorabilir miyim conrad?”

 

conrad cevap vermezken cuslov latty’nin koluna dokunarak genç kadını kendine çevirir

“latty, sizin hafızlarınızın kilidi conrad’da, birbirlerine bağlılar, benim ve calis’inki gibi..”

latty zerre kadar bir şey anlamamış, neden bu kadar önemli bir şeyi conrad’ın taşıdığını anlamıyorken sinirle güler

“bir kez olsun, sadece bir kez bana bütün doğruları söyler misiniz?”

cuslov bunun üzerine conrad’a bakarken genç adam dişlerini sıkıyor, derin bir nefes alarak başını indirir, elleri saçlarından geçerken nereden başlayacağını bilemiyor, başlaması gerektiğine bile inanamıyorken latty onu sertçe kolundan tuttuğunda başını kaldırır ve öfkeyle parlayan kahverengilerle karşılaşırken latty dişlerinin arasından emreder

“konuş.”

 

 

SOUNDTRACK

DISHWALLA – WHEN MORNING COMES

 

 

 

“latty, lütfen otur..”

 

latty conrad’ın kolunu bırakarak sertçe arkasını döner ve cuslov’un gösterdiği yere otururken sarışın kadın da onun yanına oturur

“conrad konuşmadan önce beni dinle-“

“ben hayatım boyunca sizi dinledim zaten cuslov, işime yarayacak bir şey ver bana..”

cuslov haklı olduğunu, ama biraz daha sabrederse öğreneceğini söylüyorken ekler

“biana benden algıları değiştirmemi ve hafızaları saklamamı istediğinde değiştirmesi gereken durum o kadar kötüydü ki hepiniz bunun tek çare olduğunu bilerek kabul ettiniz, o dönemde kimsenin bilmemesi gereken ve luplex krallığının tarihi boyunca saklanmış bir sırrı sadece sen, ben ve conrad biliyorduk-“

“nedir o?”

cuslov soruya henüz cevap vermez, devam eder

“bu sırrın güvenliği için conrad senin hafızalarının kilidini aldı, daha doğrusu sen verdin..”

“onun hafızası kimin kilidi altında peki?”

“hiç kimsenin.. conrad en başından beri her şeyi biliyordu, hafızası ya da algılarıyla oynanmadı..”

latty efendim!? diyerek conrad’a dönerken genç adamın konuşma sırası gelmiştir, derin bir nefes alarak latty’nin karşısına oturur, koltuğun kenarında, her an kalkacakmışçasına dururken dirseklerini dizlerine yaslamış, elleri de sanki bir şeyi kırmaktan korkuyormuşçasına birbirine kenetlenmiş, bütün ciddiyetiyle latty’nin gözlerinin içine bakar

“ne söylersem söyleyeyim, ne yaparsam yapayım bağırıp çağırmayacaksın-“

“bağıracak kadar gücüm kalmadı conrad, anlat-“

“ewan benim kardeşim.”

latty’nin bakışları boşlaşırken cuslov conrad’a bakıyor, hafıza kilidinin açıldığını duyumsuyorken latty başını eğerek cuslov’un elini tutar...

 

 

“gezegen savaşları bittiğinde eski dünyadan kurtulan tek dünyalı çocuk masalı tamamen yalan. ewan ve ben başka bir evrenden geliyoruz, başka bir zaman dilimi, başka bir boyut, tamamen artık var olmayan bir yerdeniz. savaş sırasında açılmış boyutların birinden kaçak girdik-“

“ne-neden?”

 

latty bütün gücüyle hatırlamaya çalışıyorken conrad uzanarak onun elini tutar

“sakin ol, kendini zorlama ben anlatıyorum, hepsi yavaş yavaş gelecek..”

latty derin bir nefes alırken conrad devam eder

“ewan’ın beşinci element olduğu doğru ve saklanması gerekiyordu, bizim yaşadığımız yer cehennemdi latty, ewan asla hayatta kalamazdı, beşinci element olması ya da herhangi bir şey beni ilgilendirmiyordu, o ölse başka bir denge seçilecekti, ama o benim kardeşim, o yüzden onu kaçırdım ve güneş evrenine getirdim, başka bir savaşın ortasına düştüğümüzü gördüğümde de onu bir şekilde marslı birliklerin yanına verdim, onlar eski dünyadan kurtardıkları güzel çocuğa taptılar, ben de böylece kardeşimin hayatını kurtarmış oldum..”

latty usulca başını sallar ve biraz durmaları gerektiğini söylerken cuslov ona bir bardak su getirmiş, latty alıp içerken conrad cuslov’a bakar, sonrasını kendisi halledebileceğini söyler, cuslov diğerleriyle ilgileneceğini söyleyerek çıkarken conrad elindeki bardağı izleyen latty’e bakıyordur, iç çeker...

 

 

“ben ewan’dan büyüğüm, çok büyüğüm hem de.. geldiğimiz yerde yıllarca savaştım, kardeşimin doğumu umut olmuştu, o kadar büyük bir güçle doğan çocuk kurtuluş demekti, ama daha güçlerini kullanacak zamanı bile olmadan onu buraya getirdim..”

“seni neden hatırlamıyor?”

 

conrad usulca sorulan soruyu aynı sakinlikle cevaplar

 

“unutturdum, görüntüsünü de değiştirdim, bana benzememesi için-“

“ama  gerçek ewan sana benziyor..”

conrad başını sallarken latty ona bakıyor, artık bir çok şeyi hatırlıyor, ama yine de conrad’dan duymak istiyorken sorar

“sen nesin? hiçbir şeye ihtiyaç duymadan bu kadar sene yaşayabildiğine göre..”

“bir çeşit iblisim, bizim evrenimiz sürekli yıkım ve savaş içindedir, en azından bir gün kendini yok edene kadar öyleydi, ben  çocukluğumdan beri savaşırım, ewan’ın da savaş iç güdüleri bu yüzden kuvvetlidir..”

 

latty başını sallarken o kadar yorulmuştur ki başını arkaya yaslarken kimse onları rahatsız etmiyordur, conrad sıradaki soruyu bekliyorken genç kadın konuşur

“sen şimdi ewan’ı seviyor musun?”

“kardeşimi seviyorum, evet, ama ewan bazen sinirlerime dokunuyor. ben yetiştirmiş olsaydım çok farklı bir adam olurdu..”

“ama özünde aynı adam, ne olursa olsun senin kardeşin-tanrım çok garip..”

 

conrad gülümserken latty sorar

“ona söyleyecek misin?”

“hayır.. hiç bilmedi, şimdi de bilmesi bir şeyi değiştirmez, o kendini koruyabilecek duruma geldiğinde ben zaten gitmiş olacağım..”

 

latty işte bununla oturduğu yerde doğrulurken conrad onu izliyordur, bir şey söylemez..

 

 

“ne demek gideceğim?”

“bu şimdi konuşulacak bir şey değil latty-“

“beni de mi bırakacaksın?!”

 

conrad susarken latty’nin aklı başına gelmiştir

“ewan olayını kavramam zor olmuş olabilir, korunan sır vesaire, ama ikimizi gayet iyi biliyorum! gideceksin diye beni kardeşine bırakmış olmanı da hatırlıyorum, o kadar şeyden sonra hala gideceğim diyorsan aptalsın sen-daha kaç kere sana dönmem gerekiyor benim-hayatım tepe taklak conrad-ewan umrumda değil, beni bırakamazsın.”

 

conrad bir anda üzerine atılan binlerce okla oturduğu yere mıhlanmış, biraz sonra latty uzanarak genç adamın dudaklarına yapışırken conrad gözlerini yumar, latty onu sıkıca öperek bırakır

“ewan’a bir şey söylemeyeceğim, söz veriyorum, yine.. ama gitme konusunu sonra konuşacağız ve sen vazgeçeceksin-“

“latty-“

“sus. hafızama kilit koymayı biliyorsun ama değil mi?”

 

conrad cevap vermezken latty onun saçlarını düzeltir ve gözlerinin içine bakarken conrad o upuzun ömründe neden dönüp dolaşıp yine bu kıza aşık olduğunu hatırlar..

 

 

SOUNDTRACK

CIARA FEAT CHAMILLIONAIRE – GET UP

 

 

“sen git biz arkandan bakarız john, dünyayı kurtar john, aman hasta olma john, hepiniz orda seks yapıyorsunuz adiler! götüm donuyor burda!” john binaya yumruğunu sallarken tepeden bir ışık yanıp söner, genç adam iç çekerek önüne döner, karlı arazide yürümeye devam ederken birden kulağında george’un sesini duyunca küfreder, kanındaki çip aktive olduğunu söylüyorken john kafasını kaşıyor, onlardan nefret ediyor, yürümeye devam ederken bir yere çantasını atar, üzerine uzanırken dürbününü çıkartıyor, mırıldanır

“köye bakıyorum, bekle..”

dürbünü ayarlarken george birilerine teşekkür ediyordur, john bakışlarını kısmış, mırıldanır

“kucak dansı mı alıyorsun-“

“kahve..” john da kahve isterken iç çeker, konuşur

“köy yaşıyor görünüyor, bazı yerlerde ışıklar ve oynayan gölgeler var.. scottan haber var mı?”

“düzenli rapor sunuyor, sen kendi işine bak..”

john cevap vermezken dürbünüyle bütün köyü tarıyor, mırıldanır

“damien ne yaptı?”

“ağladı..” john sırıtırken george konuşur

“iyi, işini yapıyor.. buraya gelmedi, sormadı.. saatlik raporu iletiyoruz, resmi..”

john tamam derken mırıldanır

“kötü olduğumu falan söylemeyin-“

“kötü müsün-“

“değilim, ama mutlaka bir yerde olurum..”

george gülerken john kalkarak çantasını alır, köye ilerler..

 

 

john bayırı iniyorken birden yok yerden erkekler fırlar, silahlarını ona doğrulturlarken john korkmamış, böyle bir şeyi bekliyor, ellerini kaldırırken konuşur

“vurmayın! ben de burdanım!”

adamlar onun çantasını alır, genç adamı döndürerek kolunu ve ensesini açarken john geçici dövmelerini gösterir, adamlar onu bırakırken sorar

“nerden geliyorsun-“

“lenartadan, her yer mikrop dolu-“

“senin kapmadığını nerden bileceğiz-“

“kapan 12 saatte ölüyor, ben 2 gündür yoldayım..”

adamlar onu inceliyor, geçmesine izin verirlerken john sorar

“silahları nerden buldunuz?”

büyük siyah adamlardan biri gülerken cevaplar

“biz her şeyi buluruz adamım.. kafa çalışıyor.. klon olsa bile..”

john yürürken ona bakar, sonra tekrar devam ederken george james’i çağırmalarını söylüyordur..

 

 

james onu ve bunu imzalıyorken hayatı sıkıntıyla geçmeye başlamış, en azından masada höt ve de zöt dediğinde koşturan adamları varken birileri koşarak içeri girer, nefes nefese konuşur

“senor, senor george sizi istiyor, acil-“ ilerdeki damien o tarafa dönerken james kalkarak çıkar, damien da onunla giderken james adamı engelleyemeceğini biliyor, kapıyı iterek mırıldanır

“ne var, john üşüdü mü-“

“adamların silahları var, ve klon olduklarını biliyorlar..”

james peki derken damien sorar

“john iyi mi?” george başını sallarken damien da peki der..

 

 

SOUNDTRACK

BOND – STRANGE PARADISE

 

 

scott karantina altına alınmış yerleşkeye girdiğinde yeni bir kimliği, işi ve evi vardır. gerçek sokaklardan hiçbir farkı olmayan sokakta ilerliyorken üzerindeki giysiler her zaman giydiği şeylerdir, kaldırımlarda koşarak oynayan çocuklar, bisiklete binen delikanlı ve genç kızlar, her sabah arabalarıyla çıkarak işlerine giden anne babalar, gençler, yaşlılar..

 

her şey kusursuzca akıp gidiyorken kimsenin onları kırıp geçiren hastalıktan haberi yok gibidir, zaten olmaması da gerekiyordur, her gün aralarından kopup giden klonların hepsi için geçerli bir mazeret yaratılmış, huzur ortamı korunuyorken, bir şekilde herkes normal yaşamına devam ediyordur..

 

scott yolun karşısındaki evine bakıyor, yola bir adım atarken bisikletli çocukların biri geri çekilmesini bağırarak tam önünden geçer, genç adam bir adım geri atar, hala eve bakıyorken yolun boşaldığını hissettiğinde karşıya geçer, elindeki anahtarla kapıyı açar ve eksiksizce döşenmiş, karlı bir günde sıcak bir şekilde onu karşılayan eve bakarken iç çekerek içeri girer..

 

 

scott evde hızla dolaşmış, odaların yerini, giriş – çıkışları ve bütün pencerelerin ne taraflara baktığını belirlemişken lenartaya kısa bir rapor yollayıp arka bahçeye çıkmış, yan arazideki komşularının köpeğini boş havuza işerken bulmuşken hayvan onu görünce koşarak çalılardaki delikten tekrar evine dönmüştür..

 

scott köpeğin de klon olup olmadığını merak ediyorken çalıların arkasındaki bahçeye bakar, bahçesindeki karları küreyen orta yaşlı bir adam onu görünce elindeki işi bırakır ve gülümseyerek elini kaldırır

“hoş geldiniz, ev uzun zamandır boştu..”

scott hoş bulduğunu söyler, adam elindeki küreği bir kenara koyup eldivenlerini de çıkararak o tarafa doğru gelir, scott’a elini uzatır

“Elliot Katz..”

“James Rushmore, memnun oldum bay-“

“Elliot.. ben de memnun oldum james..arabamı sabah çalıştıramadığım için işi astım, karım dillere destan bir öğlen yemeği yapıyor, bize katılmak ister misin? tabii yapacak daha önemli bir işin yoksa..”

scott memnuniyetle kabul ederken elliot harika diyerek yarım saate kadar beklediklerini söyler ve eve girerken scott misafirperver adamın arkasından bakıyor, klonik ya da hastalıklı bir şey görmüyorken adamın adını lenartaya rapor etmek için tekrar içeri döner..

 

 

scott elliot’ın karısı March’ın uzattığı kahve kupasını alırken teşekkür eder, ama içmezken elliot kendininkinden büyük bir yudum almış, koltuğuna yerleşerek sorar

“ne iş yapıyorsun james?”

“mimarım..”

“ne güzel, ne güzel.. ben de muhasebeciyim, ama biraz tembel bir muhasebeciyim, emekli olmak için gün sayıyorum..”

scott gülümserken hala kahvesini içmemiştir, elliot farkında değil, sorar

“evli misin james?”

“hayır, şimdilik işimle evli sayılırım.. çocuklarınız var mı elliot?”

“maalesef, olacak gibi de görünmüyor, bir tane katy’miz var sadece..”

adının katy olduğu öğrenilen sevimli köpek kuyruğunu sallayarak başını elliot’a kaldırırken kendinden bir şey istenmediğini anladığında başını tekrar patilerinin üzerine koyar, scott köpeği inceliyorken yemek odasından march’ın sesi duyulur, elliot hadi bakalım diyerek kalkarken scott da dokunmadığı fincanı bırakarak kalkar...

 

 

scott yemek odasından içeri girer, march ona gülümseyerek tabakları düzenliyorken scott bir anda beline dayanan bir şeyi hissettiğinde kaşlarını çatar, biraz sonra ensesinde elliot’ın nefesini duyarken adam konuşur

“kimsin sen?”

scott masanın altından bir silah daha çıkaran march’ı izliyorken genç kadın az önceki mutlu ev kadını halinden çıkmış, elindeki tabancayı gayet düzgün bir şekilde scott’ın suratına doğrultmuşken genç adam şimdi ne yapacağını düşünüyordur...

 

 

“james rushmore, mimarım-bunları daha önce de söyledim-siz kimsiniz?”

elliot elindeki tabancanın burnunu scott’ın beline biraz daha ittirirken genç adam dişlerini sıkarak yutkunur

“silahlarınızı indirin, lütfen-beni kiminle karıştırdığınızı bilmiyorum-ben doğru söylüyorum, gerçekten..”

scott şimdi istese beline dayanmış silahı alıp karı kocayı odanın bir köşesine sıkıştırabileceğini biliyor, yine de korkmuş numarası yapmayı tercih ediyorken kimin kim olduğunu ve bu insanların neden silahlarına sarıldığını bulmayı umuyordur

“doğru söylüyorum, yemin ederim..”

march kocasına bakıyorken elliot bir an düşünse de sonra başını sallar, march silahını indirirken elliot da geri çekilir, scott rahatlayarak omuzlarını düşürürken elliot masanın etrafındaki iskemlelerin birini çeker, scott’a oturmasını işaret eder, genç adam korkulu bakışlarla otururken karı koca da karşısına geçer

“bak, üzgünüz, ama artık burada güvenlik denen bir şey kalmadı, bir haftadır aynı sokakta 4 ev boşaldı, her gün yeni insanlar geliyor, bazıları geldikleri gün ortadan kayboluyorlar-“

“ve bu size beni evinize çağırıp silahlarla saldırma hakkı mı veriyor?”

elliot tekrar özür dilerken march konuşur

“sadece son zamanlarda çok fazla saldırganlık ve değişim var, biz buna alışkın değiliz..”

“silahları nereden buldunuz?”

elliot ve march bakışırken scott klonların sanıldığı kadar kusursuz yaşamadıklarını anlamış, cevabı bekler..

 

~ crashed405 : where you get to crash 405 times. >