CRASHED405 - #16 - LIST OF EIDAN

SOUNDTRACK

SOUNDTRACK

ALESSANDRO SAFINA – REGRESA A MI

(eight’i okumuş adam AİİİİYYYY diyecek, okumamış adam manasızca bakacak.)

 

 

jack içeri girer, kapı arkasından kendiliğinden kapanırken genç adam konuşur

“luana..” luana başını eğer, kaldırırken cevaplar

“efendim.. o nasıl?” jack iyi olduğunu söylerken sorar

o nasıl?” luana gülümserken cevaplar

“çok iyi.. çok mutlu.. güzel günler geçiriyoruz, gücü gittikçe daha da yerleşiyor, sizi bekliyor..”

jack başını sallar, pierce ve myra ona bakıyorken genç adam hafifçe yutkunur, dikleşirken konuşur

“luana myranın nedimesi, mısırdan-“

“ben neden bilmiyorum? naunet bana tüm nedimelerimi göstermişti, likuna falan-“

likuna? likuna sizin değildir khalida, nedimeniz benim..”

myra ona bakarken jack tamam diye mırıldanır ve luana susarken myra sorar

“ne tamam? ne oluyor? jack?” jack iç çekerken cevaplar

“myra, görünüyor ki bir şeyler dönüyor.. benim de bilmediğim şeyler.. ben sadece melanie’nin deyim yerindeyse aktive edildiğini hissettiğim için geldim.. kimin onu kullandığını görmek için.. olanları bilmiyorum..”

myra ona bakıyorken pierce konuşur

“kimden bahsediyorsunuz peki? iyi olan kim?” babası ona dönerken cevaplar

“ortak bir tanıdığımız.. eskilerden.. zamanı gelince tanışacaksınız juane..”

pierce iç çekerken jack luanaya döner..

 

 

“efendim, jarainin nedimesi de çevrede, geziyor, biliyorsunuz-“

“biliyorum, o görevini yerine getirdi, hala devam ediyor mu?”

“khalidalar geri dönene kadar da edecek efendim, dış boyutlarla o ilgileniyor, yakında yine bu sisteme dönmesi olası.. jaali de olanları bilmek istiyor, gittikçe kızmaya başladı, yakında amon-re’nin meleği’ni kullanabilir efendim..”

jack kaşları çatılı, dinliyorken sorar

“kim yapıyor bunları? öbürü mü?”

luana bilmiyorum derken pierce sorar

“bir şey bilen var mı?”

sizin bilmeniz lazımdı!”

myra kaşlarını çatarken luana özür diler, sonra kolunu kendine çekerek bastırırken konuşur

“ares nerde?”

myra hayda derken pierce sorar

“ne yapacaksın?”

“göreceğim, göremez miyim?”

jack bırakın görsün derken döner, çıkarak uzaklaşırken luana gülümser

“göreyim. nerde?”

 

 

“bilmiyorum, umrumda da değil-“

“ama senor ares-“

“bana senor deme diye kaç defa söylemem gerekiyor?” colm artık intihar edecekken damien o tarafa geliyordur, colm onu görünce lusloyu görmüş gibi olur, konuşur

“bu adam ewandan da beter!”

“ewan benim tırnağım olamaz insanoğlu, beni deli etme!”

damien gülümserken konuşur

“problem nedir?”

colm ona dönerken açıklar

“arese dedim ki,-“

“bana ares deme-“

“e ne diyeceğim?!” ares hırlarken geride biri konuşur

“ares..” ares hışımla ona dönerken kolundan kan akan sarışın bir kadın ona bakıyordur, ares sorar

“bu kim? artık cesetleri de başıma mı sarıyorsunu-“

“luana..” ares ona bakarken kaşlarını çatar, myra konuşur

“hiç sorma.. kabul et ve geç..” ares tekrar sarışına dönerken koridor sessizleşmiştir, colm merakla arese bakarken ares fısıldar

“imkansız-“

“zaman kapısı-“

“hayır o değil.. o mümkün, yaparsın biliyorum, ama bu? seni unuttum ben, nasıl unuttum ben?”

luana hafifçe gülümserken ares colmun elindekileri alır, bakar, sonra bir yeri işaret edip ona geri verir, luanaya ilerlerken colm şokla damiena döner, general bilmediğini söylerken ares luanaya ilerlemiş, fısıldar

“gerçekten sen misin-“

“robi-“ ares onun dudaklarını örterken myra gözleri kocaman, onlara bakar..

 

 

pierce aresi ilk defa böyle görüyorken myranın omzunu sıkar, o da ona dönerken pierce bakışıyla ne yapmaları gerektiğini sorar, koridorun ortasında kanayan bir kadın ve onu öpen savaş tanrısı dikkat çeken bir şeydir, colm mutlaka birilerine anlatacaktır, damien konuşur

“colm sen benimle gel..”

damien onu götürürken o kısım hallolur, myra aresin kadını götürdüğünü görürken atılır, konuşur

“ares, ares o yaralı-çekil bakayım, aferin-“ myra onların arasına girerken luana toparlanır, mırıldanır

“pardon-“

“pardon deme, o khalidan bile değil-“

“öyle ares-“

“değil luana, kendini bilmiyor bile-“

“ama bilecek, ve bunları hatırlayacak-“

“luana beni sinirlendirme-“

“sinirlenme o zaman.” pierce kaşını kaldırırken ares susar, diğerlerine dönerken konuşur

“kanıyor bu.”

myra ben ne dedim derken pierce cevaplar

“yarayı kapattırtmıyor, kapatınca gidecekmiş-“ myra ona dönerken sorar

“ee, ölecek mi?” ares umrum olmaz derken delia ‘hey!’ler, luana gülümser..

 

 

“colm!”

colm delialonanın sesini duyduğunda damien onu bırakır ve uzaklaşırken delia koşarak colm’un kollarına asılır

“gördün mü!!?”

colm başını sallarken delia onu da uzaklaştırdıklarını söylüyordur, arkasını gösterir

“melanie ölmeyecek dediler, ama ben ne düşüneceğimi bile unuttum-ares resmen melanie’yi öptü ama o melanie değildi, anlıyor musun? kolu kanıyor ama ölmüyor, sonra zaman kapısı, jack, lauana kim bir kere-“

“hey..”

delia ve colm arkalarındaki naunete dönerken genç kadın gülümser

“nedir bu kadar heyecanlandıran şey?”

delia bir an tereddüt etse de sonra olanları anlatır, naunet dikkatle dinliyorken colm onları izliyordur, genç kadın hmmlarken gülümser

“ben de gidip duruma bir bakayım öyleyse, melanie iyi olacak delia merak etme..”

genç kız başını sallarken naunet colm’a da gülümser ve ikisinin de kollarına dokunarak yoluna devam ederken arkada kalan çiftte az önce gördüklerinin izi kalmamış, ama melanie için rahatlayarak naunetin gidişini izliyordur..

 

 

hepsi bir odaya doluşurken ares konuşur

“neler oluyor, irina da gelsin-“ o sırada kapı açılır, irinayla jack içeri girerken irina sorar

“nasıl?”

luana gülümser ve selam verirken çok iyi olduğunu söyler, irina gülümserken pierce onun yüzünde ilk defa böyle bir ifade görüyordur ki irinayı çok ifadeyle görmüştür, kafası karışırken myra sorar

“o her kim bilmiyorum ama şu anda bize bir faydası olmayacaksa kapatalım lütfen..”

irina özür diler, diğerlerine dönerken konuşur

“garip bir durum olduğu ortada.. ve oldukça büyük bir şey olduğu da kesin.. görünen o ki birisi bizim algılarımızla oynuyor-“

“bizim algımızla oynamak güç ister irina-“

“biliyorum myra.. bu yüzden korkunç bir şey zaten.. lenartadayken herhalde bunu yapmadı ki luana bize ulaşabildi.. bu beden sanıyorsam dünyaya da gelebilirdi?”

luana başını sallarken açıklar

“ama çok yoğun bir şekilde korunuyor-“

“elbette korunuyorum, masadayım çünkü!”

luana ne masası derken ares boşvermesini söyler, luana boşverirken pierce sorar

“siz nasıl bu kadar tanışıyorsunuz?” ares ona da boşvermesini söylerken jack konuşur

“masada olup gücünü kullanan ama burda bir şey yapmayan kim var?”

myra çok kişi var derken kapı açılır, naunet görünürken sorar

“neler oluyor?”

myra ona dönerken gelmesini işaret eder, luananın genç kadına bakışını görmez..

 

 

damien tekrar odaya geri dönüp içeri girdiğinde apayrı bir manzara bulur: herkes sakin, melanie uyuyor, ares ve jack konuşuyor, irina da myra ve nauneti dinliyorken damien sorar

“oldu mu?”

myra ona dönerken mırıldanır

“ne oldu mu?”

“kız? başka biri olmuştu, aresi öptü?” ares kim kimi öptü derken naunet hafifçe güler, konuşur

“damien? anlat bana, nedir problem?” damien onunla beraber geri çıkarken diğerleri aldırmaz, işlerine devam ederken hepsi raporlara bakmak için dağılır, kimse olanları hatırlamaz, melanie’nin kolundaki yara ise kapanmış, yok oluyordur, kimse fark etmez..

 

 

“hala çağrılmadım..”

franco bilgisayarından başını kaldırıp tepesinde dikilen eidan’a bakar

“nereye?”

“herhangi bir yere, sienna ordan oraya koşuyor, andrea irinanın etekleriyle dalgalanıyor, dorian sürekli kavga dövüş, ben ne yapıyorum?”

“myra?”

“myrayı yapsam-“

franco eidan’ın koluna bir yumruk geçirirken arkadan geçen james ikisine de şöyle bir bakıp yoluna devam eder, eidan kolunu ovarken franco gözlerini deviriyordur

“kimseye dokunma eidan, herkesin kafası allak bullak-“

“ben kimseye dokunmuyorum zaten, bana birisi dokunsun istiyorum!”

üst lobideki bir iki kafa kalkarak o tarafa dönerken franco eidan’ı ensesinden yakaladığı gibi doğu kanadından bir koridora atar

“şimdi konuşabilirsin..”

eidan üstünü başını düzeltirken ikisi yürüyordur, genç adam derdini anlatır

“su tanrısı neden beni çağırmıyor?”

“kim ki su tanrısı?”

“poseidon?”

“o denizlerin tanrısı sanıyordum-“

“deniz, su, tükürük-fark etmez, sıvıların tanrısı sayılır-“

“bilmiyorum..”

“ben de tanrıma yakın olmak istiyorum franco, çok mu şey istiyorum?”

franco bir an eidan’a bakakalırken su kıran kafasını kaşır

“belki de gidip bianayı bulmam gerekiyor, o nasılsa her şeyi biliyor-evet..”

ve eidan adımlarını hızlandırırken sanki koridorun sonunda biana onu bekliyormuş gibi kendinden emin yürüyor, franco gözlerini devirerek üst lobiye dönerken eidan kayıp su tanrısının gizemini çözmeye and içiyordur..

 

 

“su kıran hala karımı yapmak istiyor..”

opal önüne atılan dosya ve kulağına gelen ilginç açıklamayla james’e bakar, genç adam kendini lenartanın gereğinden fazla geniş ofislerindeki koltukların birine bırakırken elleri derinin üzerinde dolaşıyor, opal dosya incelerken onun uzun bacaklarını izliyor, sorar

“sen bu raporların varlığını biliyor muydun?”

“sanırım, tam hatırlamıyorum..”

genç kadın dosyayı kapatıp masaya koyar ve gidip james’in yanına otururken james onun saçlarıyla ilgileniyordur, opal mırıldanır

“son zamanlarda pek çok şeyi hatırlayamadığımı fark ettim aslında, bazen daren’ı aramayı bile unutuyorum..”

“fazla çalışıyoruz..”

“evet biz çalışıyoruz, sen yatıyorsun..”

james sırıtırken opal başını genç adamın eline yaslayarak yüzünü ona çevirir

“evi özledim..”

james başını sallarken opal gözlerini kapatır, genç adam ona biraz dinlenme zamanı verirken opal usulca nefes alıyor, bu kadar saçmalığın arasında yine de güvende olduğunu hissediyorken biraz sonra dudaklarına james’in sıcak dudakları değdiğinde elini kaldırarak genç adamın başını kavrıyor ve dudaklarını aralıyordur...

 

 

“charlize!”

charlize daha önce ismini bu kadar rahat ağzına alan ve bu kadar yabancı bir ses duymamış, kaşlarını çatarak arkasını döner, heyecanlı su kıranı gördüğünde kollarını kavuşturur, yanındaki antonio gülümseyerek genç adama bakıyorken karısının kulağına eğilerek iyi şanslar diler ve uzaklaşırken charlize iyice kaşlarını çatmıştır, eidan büyük bir cesaretle gelerek tanrıçanın önünde durur ve

“su tanrısı tam olarak kim?”

“neden bilmek istiyorsun?”

“beni kimin yönettiğini bilmek istiyorum..”

“sizi kraliçeniz yönetiyor-“

“ama sen siennayı yönetiyorsun?”

charlize bir de sen olmuşken kollarını indirir

“fazla cesursun..”

eidan hava tanrıçasına bakıyorken charlize genç adamı inceliyordur

“sadece suya ait bir tanrı yok..”

“neden?”

“tanrıların seçimini sen sorgulayamazsın, cevabını aldın, gidebilirsin..”

eidan inatla daha çok şey sormak istiyor, ama birazdan cinayete kurban gitmekten korkuyorken aslında tanrılar birilerini öldürünce de mi cinayet oluyordur bilmiyordur, bunu da mı sorsa diye düşünürken charlize çoktan arkasını dönmüş, muhteşem vücudu ve saçlarıyla uzaklaşırken eidan şimdi suyu ve tanrıyı bırakıp vien’i görmesi gerektiğini düşünür ve tekrar oreon kanadına dönmek için yola koyulur..

 

 

“senor garagas!”

antonio asansöre girmek üzereyken kapıyı tutar ve hızlı adımlarla ona yaklaşan claire’i görür, genç kadın gülümsüyor, onun tuttuğu kapıdan girerken arkasını döner

“teşekkür ederim, bir anda arkanızdan böyle seslenmek istemezdim, ama masa tarafında asansörler çok çabuk gelmiyor..”

antonio gülümserken üst lobinin tuşuna basıyordur

“evren başkanımız klasik asansör modellerini tercih ediyor..”

claire gülerken antonio onun üzerindeki basit kazak ve kot pantolona bakar

“basın açıklaması sırası justin’de sanırım..”

claire bir an dürüstlük tanrısına, sonra da kendine bakar ve gülümseyerek başını sallar, saçlarını kulaklarının arkasına atarken antonio sorar

“günler saraydaki günlerden çok farklı geçiyor, değil mi?”

claire oldukça derken ekler

“hem çok farklı, hem de hayatımda  sadece bir kere elde edebileceğim bir tecrübe oluyor..”

antonio ilgiyle dinliyorken prenses de veronique devam eder

“..mücevherlerimi, tacımı çıkarıp insanların arasında olmak, her ne kadar onlar klon da olsalar, yine de yardıma ihtiyaçları varken onların yanında olmak... bir prenses olmak da bu sanırım, kim ya da ne olursa olsun insanlarına yardım etmek, onlardan üstün değil, onlardan biri olmak.. yanılıyor muyum?”

antonio gülümser

“prenses olmayabilirim, ama insanların arasında, onlardan biri gibi olmanın yüksekte olan biri için yarattığı farkı çok iyi anlıyorum..”

genç adam önce karısını sonra da kendisinin gelişimini düşünüyorken claire konuşur

“siz de öylesiniz senor, bir tanrı, en güçlülerden, en kudretlilerden birisiniz, ama benimle aynı asansörde, tıngır mıngır iş başına gidiyorsunuz..”

antonio genç kadının içtenliğine gülümserken başını sallar ve o sırada kapılar açılırken dürüstlük tanrısı prensese yol verir, genç kadın teşekkür ederek öne düşerken antonio onu takip eder..

 

 

“franco, bir dakikanı alabilir miyim?”

franco antonio’nun sesiyle elinde ne varsa bırakarak arkasını dönerken genç adamla beraber claire’i gördüğünde gülümser

“hey..”

prenses de başını sallarken antonio franco’ya bakıyordur

“bugün, eğer claire de kabul ederse, ikinizin lenartada dolaşmasını istiyorum..”

franco biraz daha ayrıntı arıyorken claire ilgiyle antonio’ya dönmüştür, genç adam açıklar

“hem güzel prenses diğerlerinin arasında dolaşmış olur, hem de sen fark ettirmeden nabız yoklamış olursun..”

“bütün lenartayı mı?”

“binadan dışarı çıkmayın tabii, ama bütün departmanları gezmenizi istiyorum, gün sonunda senden rapor alacağım..”

franco kabul ederken antonio claire’e döner

“claire senin için sorun-“

“ah, hayır, çok hoşuma gider..”

antonio çok güzel diyerek gülümser ve ikisini yalnız bırakırken claire francoya döner

“hadi dolaşalım..”

franco pekala diyerek bilgisayarı kapatır, dağıttığı kağıtları tekrar dosyaya tıkar ve telefonunu cebine ataraken claire çoktan öne düşmüş, franco onu takip ederek lobiden çıkarken antonio ikisinin arkasından bakıyor, gülümser..

 

 

SOUNDTRACK

CELLINE DION – S’IL SUFFISAIT D’AIMER

 

 

 

“bunlar gezegen sınırında bekleyen ekiplerin raporları, bunlar da luplex’ten gelenler.. masadaki ortak raporları general kenrich’ten alacaksın-seninle konuşuyorum..”

ewan conrad’ın değişen tonuyla daldığı manzaradan uyanır, arkasını dönerken özür diler

“duydum, tamam teşekkür ederim..”

conrad kaşını kaldırırken ewan kağıtlara bakıyordur, ne kadar çok kağıt vardır, o kadar uzun zaman mı olmuştur da bu kadar olay olmuştur-

“kendi dertlerimizi şu klonların arasından kurtulduğumuz zaman düşünürüz, pencerelere bakılıp dalınacak zaman değil crash..”

ewan şöyle bir başını kaldırıp conrad’a bakar, ama genç adamın ifadesi senden nefret ediyorum’dan çok, biraz dayan, hepsi geçecek gibidir

“senden nefret ediyorum..”

ewan gülümserken conrad kağıtları işaret eder

“kayıtlara geçirmek için senden onay bekliyorlar, kaptan eski sevgilisini düşünüyor diyemem, hallet gideyim..”

ewan tekar gerçek dünyasına dönerken masa başına oturur ve her dosyaya şöyle bir göz atıp onayını verirken conrad genç adamı izliyordur, sesini çıkarmaz..

 

 

“favian’ı bulmamız gerekiyor cuslov-bir tek onu değil, bianayı da bulmamız gerek!”

cuslov kardeşini omuzlarından tutarak sakinleştirir

“bulacağız, ama şimdi değil delora, favian bianayı kontrol edebilir-“

“edebilse beni çağırmazdı-“

“delora, şimdi değil dedim.”

 

delora ablasının kesin tonuyla ağzını kapatırken cuslov kardeşinin saçlarını okşar

“ikisi de bir süre daha bekleyebilirler, inan bana..”

delora iç çekerken cuslov onu başından öperek kendinden ayırır

“colm’la konuşmuşsun..”

genç kadın başını sallarken başka bir şey söylemez, cuslov da üzerine gitmezken delora ona bakar

“çok geç kalmayalım, olur mu?”

ablası tamam derken kardeşi başını sallar ve odadan çıkacakken kapı açılır, calis görünürken delora ona hafifçe gülümser, sonra çıkıp kapıyı arkasından kapatırken calis cuslov’a bakıyordur, adeta fısıldar

“bunca zaman.. o kadar sene.. cuslov..”

cuslov gözleri dolarak gülümserken konuşur

“unutmadın..”

calis unutmadım diyorken cuslov elindeki yüzüğe bakar genç adam ona uzanıp ellerini tutarken usulca konuşur

“unutmayacağım demiştim, daha doğrusu demişim, ben bile şaşırıyorum-cuslov ben senelerce o zaman sana söz verdiğim için o yüzüğü yanımda taşıdım ve bir kez olsun sorgulamadım.”

cuslovun yaşları yanaklarından akıyorken calis eğilerek genç kadının dudaklarını kapatır, ikisi yıllar sonra tekrar sözlerini hatırlamış, cuslov yüzüğünü genç adama verirken unutmamasını dilemiş, şimdi dileğinin gerçekleştiğini hatırlamışken kollarını onun boynuna dolar...

 

 

“charlize...charlize?”

sienna, oturduğu yerde dalgınca yeri izleyen charlize’e sıcak bir rüzgar yollarken tanrıça yüzüne vuran güzel kokulu havayla başını kaldırır, sienna gülümserken charlize ayağa kalkıyordur

“çiçek kokusu için fazla sıcak bir havaydı..”

sienna peki der ve oda biraz serinlerken charlize derin bir nefes alır, sienna bunun için de bir değerlendirme bekliyorken charlize başka bir şey düşünüyor gibidir, sienna ne olduğunu soracakken tanrıça başını sallar

“çok güzel sienna..”

ve ortadan kaybolurken sienna kalakalmış, haftalardır ilk defa adını onun sesinden duyuyor, üstelik çok ve güzel kelimeleri de yanında geliyorken hava kıran gülümser, ama hemen sonra tanrıçasının dalgınlığını hatırlarken iç çekerek ne olduğunu merak eder, ama bir ömür de sürse öğrenemeyeceğini bildiği için rüzgar gülünün yanındaki beyaz güvercinlerine döner ve gülümser..

 

 

franco önündeki genç kadını takip ediyorken az önce bir sürü merdiven çıkmışlar, şimdi de claire bir kapıyı açıyorken franco açılan kapıdan girdiğinde bir an yüzüne vuran rüzgarla durur, ana binanın terasında, lenartanın tamamı ayaklarının altındayken dönerek etrafına bakar, claire saçları uçuşarak kenara yürüyorken franco onu görünce elini uzatır

“çok yaklaşma!”

claire ona döner

“merak etme, bir şey olmaz..”

franco yine de temkinli, korkarak yaklaşırken göz ucuyla şöyle bir aşağı bakar ve anında geri çekilirken claire onun kolunu tutar

“yüksekten korktuğunu bilsem getirmezdim, üzgünüm-gidelim mi?”

franco önemli değil diyerek başını iki yana sallar ve bir iki adım daha ortaya giderken claire ona bakar

“bir şey duyabiliyor musun?”

franco kendi kalbinin atışından başka bir şey duymuyorken claire’e bakar

“ne gibi?”

“düşünceler yerden yükselip sana gelmiyor mu, böyle topluca..”

claire düşünceleri havada toplayıp francoya yollarken genç adam güler

“bilmiyorum, belki yeterince odaklanırsam bir şeyler duyabilirim..”

claire hadi dene bakalım derken franco hadi bakalım der ve ikisi de sessizleşmişken genç adam şimdilik sadece rüzgarı duyuyordur, biraz sonra usul bir şarkı kulağına gelirken gözlerini kapatır, sesin nereden geldiğini anlamaya odaklanırken claire temiz havayı içine çeker, şarkının tonu biraz daha rahatlarken franco’nun bakışları onu bulur, claire aşağıda uzanan hayatı izliyorken franco onu ve içinden söylediği şarkıyı dinliyordur, gülümser...

 

 

“nerdesiniz siz?”

delialona bir hışımla bekleme odasına girmiş, ian, bryce ve carter ona bakıyorken carter ayağa fırlar

“uyandı mı?”

“uyandı tabii, neden kimse size haber vermedi?”

carter bilmiyorum diyerek deliayı iter ve melanie’nin odasına giderken bryce gülümsüyordur

“çok mutlu oldum..”

delia gülümser

“sağol bryce, melanie seni de görmek isteyecektir, hadi..”

bryce tamam diyerek arkadaki ian’a elini uzatır, genç adam tutarak onu takip ederken o da deliayı kapar, gençler sonunda kadroyu tamamlamış, melanielerinin odasına girerken sarışın kız sarıldığı carter’dan ayrılarak içeri girenlere ellerini uzatır

“gelin buraya-ah tanrım..”

delia arkadaşına sımsıkı sarılırken ian genç kızın elini tutuyor, bryce gülümseyerek onları izliyorken melanie de ona gülümser..

 

 

“iyi misin?”

“iyiyim tamam, sakin olun artık..”

“daha ne olduğunu bile bilmiyoruz ki-“

“bilmek de istemiyorum-“

“hey..”

 

herkes kapıdan giren elle ve landon’a dönerken ikisi de eşikte duruyordur, melanie gülümseyerek ikisini de içeri çağırırken yatağının arkası iyice kaldırılmış, genç kız gayet rahat bir şekilde oturuyorken elle ve landon da yatakta boş kalan bir yere sıkışır, melanie onlar da yerleşince ellerini kaldırır

“önemli bir açıklama yapacağım..”

ian yandık diyorken carter sırıtıyor, delia gülerek dinliyorken bryce neler olduğunu soruyordur, melanie hepsini susturur

“ölümden döndüm-“

“yalan-“

“carter!”

genç adam gülerek onun boynunu öperken melanie ona aldırmadan devam eder

“bu tatsız deneyimden sonra bir karar aldım..”

ian yine yandık diyorken melanie ona bir tekme atar, genç adam poposunu ovarken genç kız devam eder

“oreon melekleri olup sivil yardım birlikleri kuralım..”

ian kalakalırken carter evet,tabii diyordur, delialona hmmlarken bryce ne kadar güzel diyor, elle etraflarında kullanacakları çok fazla kaynak olduğunu belirtiyorken landon ona ters ters bakıyor, carter yine evet,tabiileyerek kesin fikrini belirtiyorken melanie çoktan karar vermiştir, kimsenin haberi yoktur..

 

 

“blöfünü görüyorum astor ve arttırıyorum..”

claire önündeki küçük taşlarının birazını daha masanın ortasına koyarken kafeteryadaki görevlilerden biri olan astor poker yüzünü bozmamaya çalışıyordur, claire gayet ciddi, kartlarıyla ilgilenirken franco gülümser

“kaybedersek benim taşlarımı da siz taşırsınız prenses..”

claire buna bir yorum yapmazken franco genç kadının kendini ne kadar kaptırdığını izliyor, başını sallayarak kartlarına dönüyorken astor’un eşi pierre ona kaş göz hareketleri yapıyordur, claire genç adama bir bakış attığında pierre taşlarına bakar, franco astor’un aklında geçen binlerce hayır’ı duyuyorken pierre elindeki kağıtları kapalı bir şekilde önüne koyar

“çekiliyoruz..”

astor masayı yumruklarken claire irkilir, franco gülüyorken claire de bir an sonra ne yaptıklarını hatırlar ve elindeki beş para etmeyen kağıtları açarken astor pierre’e bağırıyor, claire gülerek renk renk taşları topluyorken pierre kafasını kaşıyordur, franco, büyük bir mutlulukla elindeki keseye taşları dolduran claire’i izliyorken prenses onunla göz göze geldiğinde kıkırdar, franco kaşını kaldırırken astor bir el daha istiyordur...

 

 

 

SOUNDTRACK

TONIC – COUNT ON ME

 

 

“çağrı cihazımı kaybettim..”

“oralardadır..”

“yok eidan-yatağın altına bakar mısın?”

 

eidan yatağın yanından eğilerek altına bakarken vien de çekmecelere bakıyordur, bir kaç kağıt parçasını oraya buraya iterken eidan’ın el yazısıyla bir liste gördüğünde bir an gözü takılır, listenin en başındaki şeyler bir çok kere karalanmış, sonunda yeni bir birinci seçilmişken vien dudağını ısırarak kağıdı kaldırır:

 

Ölmeden önce yapmam gereken şeyler :

 

1. kara deliklerin birine çok yaklaş.

1. okyanusları taşır?

1. hadi okyanusu boşver dereyi falan taşır.

 

1. Vien’le bir bebek yap.

 

 

“eidan..”

“alet yok ama bir sürü şey var, benim tılsımım yatağın altında ne arıyor-kırılacak sonra ölüp gideceğim sonra aa noldu? eidan öldü. diyeceksini-“

“eidan.”

 

eidan yatağın altından çıkıp yorgana tutunarak vien’e ve elindeki buruşuk kağıda bakar

“nerden buldun onu?”

“çekmeceden...”

eidan peki derken vien yatağa oturur, eidan da tırmanarak onun yanına çıkarken genç kadın az önce okuduğu şey gösterir, eidan başını sallayarak gülümserken, vien ona bakıyordur, bu adam o kadar temiz yürekli, o kadar dürüst bir adamdır ki, şu yaptığı listenin bile vien’i ona ne kadar aşık ettiğini anlayamıyorken vien uzanarak onu öptüğünde eidan gülerek mırıldanır

“şimdi mi yapacağız?”

“istersen yaparız.”

 

eidan bir an öylece kalırken vien onun yüzünü tutuyor, kağıdı bir kenara koyar

“gerçekten istiyor musun? benden bir çocuğun olmasını, ikimizin bir bebeği olmasını?”

eidan başını sallarken vien’in gözleri dolmuştur

“peki sana ne kadar aşık olduğumu biliyor musun?”

“benim kadar değildir, ben daha çok aşığım.”

vien gülerek gözlerini silerken peki diyordur, eidan uzanarak onun şakağını öperken elini genç kadının karnına koyar

“ikimizin bir bebeği olsun istiyorum, küçücük bir.. kız. evet, kız olsun, adını da koyardım ama belki sen-“

“ne koyardın?”

eidan vien’in kokusunu içine çekiyorken gülümser

“megan..”

vien gözlerini kapatırken bebeğinin ismi babasının ağzından o kadar güzel çıkmış, o kadar ona ait olmuşken eidan mırıldanır

“inci demek..”

“bizim saklı incimiz..”

eidan hıhımlarken vien gülümser, başını çekerek onunla göz göze gelirken genç adamın parmakları megan’ın hayalinin üzerinde dolaşıyordur, vien de elini eidan’ın elinin üzerine koyarak genç adama uzanırken saklı inci kabuğundan çıkmak için doğru zamanı bekliyordur...

 

 

“gitme..”

 

scott iç çekerken andrea başı genç adamın göğsüne saklanmış, sıcacık yataklarında birbirlerine sarılmış, biri diğerini ısıtıyorken bütün gece böyle kalsalar ikisi de itiraz etmeyecektir, andrea scott’ın sıcağından başını kaldırıp sorar

“kaç kere daha söylersem gitmeyeceksin?”

“andrea-“

“daha önce bir çok kez gittin, sonra da döndün evet, biliyorum, ama bu sefer farklı scott, bilmiyorum, içimde kötü bir his var-“

scott şşşleyerek genç kadını biraz daha sararken andrea onun üzerindeki tişörte tutunuyor, genç adamın kokusu daha da belirginleşiyorken scott usulca sorar

“ne olacağını düşünüyorsun?”

andrea yine bilmiyorum diyorken scott onun saçlarını öper

“çok dikkatlı olacağım, yenileceğimi düşünüyorsam kaçacağım..”

andrea yine başını kaldırıp genç adamın mavi gözlerine bakarken scott gülümser

“ve gerekirse yenileceğimi düşüneceğim, tamam..”

andrea da gülümserken scott eğilerek genç kadının dudaklarını örter, andrea sırtüstü dönerek scott’ı üzerine çekerken genç adam bütün ağırlığını toprak kıranın sıcacık bedenine bırakıyor, toprak ve hayat inleyerek ona sarılıyorken bütün gece onların oluyordur..

 

 

SOUNDTRACK

APOCALYPTICA – ZELDA

 

 

charlize eteklerini tutmuş, merdivenleri çıkıyorken sarayın olduğu binanın etrafındaki sular gürül gürüldür ama şato ıslanmıyordur, genç kadın kapılardan içeri girer, serinlik suratına çarparken koridorlarda ilerler, bir salona girerken konuşur

“baba?”

babası, tanrıların en büyüklerinden biri, olimposun tartışmasız dengesi poseidon pencereden dışarı bakıyorken efendim diyerek ona döner, charlize babasına bakarken sorar

“su tanrısı nerde?”

babası derin bir nefes alırken ona bakar..

 

 

“charlize..” kızı evet diye cevap bekliyorken konuşur

“bugün bana bir fani sordu baba, basit bir su kıran, ve bunu sormak onun hakkıydı, afalladım kaldım, ben su tanrısını nasıl bilmem? sensin diyemedim, sen değilsin, öyle hissetmiyorum, o zaman kim? gücünü kime vermiş olabilirsin?”

poseidon ona bakıyorken mırıldanır

“charlize, bu bilgi için çok erken-“

“ama birisi var?”

“var..”

“kim? jason mu? kaç kardeşiz ki baba şunun şurasında-“

“charlize, inan, kardeşin değil.. ama söylemeyeceğim-“

“neden bu kadar gizli peki-“

“gizli olması gerektiği için.. bu konuda şüphelenmemen gerekiyordu, o gezegende algılarınız biraz daha serbestti, ama döndüğünde hiçbir şey hatırlamayacaksın..”

charlize kaşlarını çatarken o da ne demek diye sorar, posedion derin bir nefes alır

“büyük ve önemli şeyler oluyor demek.. yakın zamanda çok kötü bir şekilde patlayacak bir bombanın fitili ateşlendi charlize.. oldukça uzun süre önce hem de.. artık sonuna yaklaştı sayılır, biraz daha sabretmemiz lazım..”

charlize şaşkına dönmüş, sorar

“juane bunları biliyor mu?”

“bilen varsa da unutuyor emin ol..”

“kim bize unutturabilir? sen nasıl izin verirsin?!”

“bu bana düşen bir dava değil charlize.. bana düştüğünde gerekeni yapacağım, emin ol..”

“sana düşecek bir şey, beni de ilgilendirecek demektir..”

“fazlasıyla.. inan..”

charlize kafası karışmış, babasına bakarken iç çeker, sonra sorar

“kötü biri mi?”

“hayır, asla.. benden kötü çıkmaz..”

kızı gülümser, sonra peki derken poseidon şimdi gidip insanları kurtarmasını söyler, kızı gözlerini devirirken yok olur, poseidon iç çeker..

 

 

SOUNDTRACK

NELLIE MCKAY – CLONIE

 

 

rebecca, masanın tek klon temsilcisi, görevlilerin arasından geçip gidiyor, merdivenleri çıkıyorken bu tarafta oreondaki gibi süper ultra hipertronik araçlar yoktur, klonlar ve insanlar merdiven ve eski asansörleri kullanıyorlardır, o sırada biri arkasından onunla eş adıma düşerken konuşur

“profesör, bir şey soracağım-“

“şimdi olmaz profesör, işim var-“ arkasındaki profesör onu geçerek kapıda onun önünde durur, klon genetiği ve kolonizasyon profesörü rebecca storm karşısındaki genetik bilimler profesörü luther marque’ye bakarken luther sırıtır

“klonlar büyülerden etkilenmez, arzu duymazlar, ben kazandım.”

rebecca ona bakarken gözlerini kısar, onu geçerek diğer tarafa giderken luther ‘hah!’layarak arkasından fırlar..

 

 

“rebecca!”

rebecca ona aldırmıyor, kapıları açarak geçip gidiyorken luther arkasından küfreder, koşarak onu takip ederken klon bacakların çalışma hızlarından nefret ediyordur, o sırada julianne karşısına çıkarken ona bir şey soracak olur ama luther onu geçerek köşeden döner, genç kadını yakalarken konuşur

“niye kızıyorsun bana-“

“kızmıyorum luther, bırak hadi-“

“hissetmediniz değil mi? delirmediniz-“

nerden biliyorsun?!” luther onun ani çıkışıyla ona bakar, rebecca da başını kaldırmış, sorar

“benim de birini arzulamadığımı nerden biliyorsun? sadece insanlardan daha kontrollüydüm belki? hormonlarım aynı çalışıyor luther, sadece tanrılar beni yönetmiyor, tek fark bu.. senden daha tehlikeliyim belki de..”

luther ona bakıyorken rebecca kolunu kurtarır, yanlarına gelen oreon profesörünü geçer ve uzaklaşırken julianne kaşlarını çatar, mırıldanır

“neler oluyor luther?”

luther yok bir şey derken uzaklaşan kadına bakıyordur, sonra kızıla döner ve ne istediğini sorar..

 

 

rebecca ofisine girmiş, kapıyı çarparken içerdeki sarışın ajanı zıplatır, ona çatar

“ne işin var burda?!”

john yutkunurken gezindiğini söyler, rebecca kapıyı açarken john sıvışıp çıkar, rebecca kapıyı tekrar çarparak kapatırken nefret ediyordur, şu masa ve öbürleri de defolup giderse çok mutlu olacaktır, önce kargaşalar, sonra bürokrasi, sonra devamlı seks, bu yolla hastalık çözümünün nasıl bulunacağını bilmiyorken kapısı açılıp luther içeri girer, konuşur

“garip bir şey, ama ben seni arzuladım..”

rebecca elleri belinde, ona bakarken içinden küfreder..

 

 

“bunun fizikle ve kimyasallarla bir alakası olmadını da buradan anlıyoruz, aramızda hiçbir şey olmamasına rağmen, ve sen bir klon olmana rağmen-“

“ki ben bir makine değilim luther-“

“biliyorum rebecca-“

“gerçekten biliyor musun?”

luther gözlerini devirirken cevaplar

“hayatım sizi incelemekle geçiyor profesör, biliyorum-“

“sen genetik uzmanısın luther, klon genetiği benim dalım-“

“çünkü deney için kendi kolunu kesip içine bakabiliyorsun! ben yapamıyorum!”

rebecca ona hırlarken luther iç çekerek kocaman koltuğa çöker, koltuk poflar..

 

 

“sen bir numarasın, sen storm’sun, senden daha iyisi yok rebecca..”

rebecca da oturmuş, bilmediği bir şey duymayı bekliyorken luther tavana bakıyor, mırıldanır

“bana en iyiyi verdiler, her zaman olduğu gibi.. en yüksek seviyedeki klon, en zeki, en muhteşem.. en güzel..” rebecca ona bir bakış atar, ama luther hala tavana bakıyordur, konuşur

“burdaki klonlar B2 seviyesine geçerlerse şanslı, sen çoktan C17 oldun, artık senin yaşadığın seviyeleri adlandırıyoruz, diğerleri senin yanında bebek-“

“biliyorum luther, ne demek istiyorsun-“

“bazen klon olduğunu unutuyorum..”

rebecca ona dönen yeşil gözlere bakarken luther da ona bakar..

 

 

“senin özelliklerin hiçbir insanda yok, belki de benden daha bile muhteşemsin-“

belki? bu bir gerçek luther, seni katlıyorum..”

luther hafifçe gülümser, rebecca da gözlerini devirirken bu yıllardır aralarında giden bir savaştır, luther klonlara karşı, onları makine olarak gören doktor, rebecca da klonların da yaşadığını ona anlatmaya çalışan doktordur ilk başta, ama o kadar büyümüştür ki bu, profesörle asistanın çatışması, asistanın da profesör olmasıyla daha da büyümüş, en sonunda rebecca evren başkanının teklifiyle masa çalışanı olmuş, lutherı delirtmiştir, rebecca istememesine rağmen sırf bu yüzden kabul etmiştir aslında, bir de masada klonlar adına bir yetkili olmasını istemiştir, ne olursa olsun, onlar bilmese bile, onların haklarından sorumludur, ve rebecca bunu ciddiye alıyordur, luther da onun bunları ciddiye aldığını biliyor, mırıldanır

“bu kadar adam buraya geldi, düzenimizi bilmiyorlar, ve eminim ki seni deli ediyorlar-“

“inan tahmin edemezsin..”

luther gülümserken düzen delisi genç kadının sinirini tahmin ediyor, mırıldanır

“kısa sürede gideceklerinden eminim.. senor da burada kalmak istemiyor, borusunun öteceği yerleri seviyor doğrusu-“

“istese borusu burda da öter luther, sen onun olmayabilirsin ama biz onun mallarıyız..”

luther içi soğurken rebeccaya bakar, genç kadın masanın üzerinde hiçbir zaman kullanmadığı ama sebepsizce yıllardır orada duran küllüğe bakıyordur, luther mırıldanır

“ondan nefret ediyorsun, değil mi?”

rebecca ona bakar, cevaplar

“bilmiyorum.. birinin malı olmayı bilmiyorsun luther..”

genç kadın sol bileğini kaldırır, küçük dövmeyi gösterirken mırıldanır

“bunun etkisini tahmin edemezsin..”

luther kalkarak o tarafa gider, 004’e bakarken fısıldar

“ilk üç nerde acaba..”

“çöplükte..” luther hafifçe gülümser, mırıldanır

“o bir mit..”

“ama gerçek.. çalışan ilk model benim..”

“tarihi klon..” rebecca hafifçe gülümser, elini geri alırken luther onu izler..

 

 

“julianne ne istiyordu?”

luther yine koltuğa geçmiş, hımlarken mırıldanır

“bilmem.. bir şeyler söyledi, ne isterse yapmasını söyledim..”

“şahane.. o kadın bizim tarafa geçmek için can atıyor luther.. ya da senin tarafına desek daha doğru olur..” luther hafifçe gülerken başını kaldırarak ona bakar, mırıldanır

“julianne’in bende gözü olduğunu sanmıyorum rebecca.. o işine aşık.. ben de kahveme.. güzel bir dörtlü sergiliyoruz..”

rebecca cevap vermezken luther bir süre sonra sorar

“öyle mi sence?”

“öpüşmediniz mi?”

luther hımmlarken önüne döner..

 

 

“sen kimi arzuladın?”

rebecca onun hafızasından nefret ederken mırıldanır

“kimseyi arzuladığımı söylemedim-“

“hadi rebecca-“

“kimseyi arzulamadım luther.. klonlar arzu nedir bilmezler diyen sen değil misin-“

“sen de her duyguyu hissediyoruz biz süperiz demiyor musun? arzu nedir anlat bana-“

“sen bilmiyorsun sanki-“

“belki bilmiyorumdur?”

o sırada kapı çalınır, john görünürken rebecca ona bakar, genç adam mırıldanır

“gidecek ajanların sağlık dosyalarını kim inceleyecekmiş, james soruyor..”

ve ona bakarak sıkıysa karşı çıkmasını söylerken luther kalkar, mırıldanır

“ben bakarım, rebeccanın yetkisi yok.. geliyorum..”

john başını sallar, dönerek çıkarken rebecca da kalkmış, yürürken konuşur

“aramızda hala bu duvar varken, anlatmam imkansız luther.. yetkisi yokmuş.. senden çok şey biliyorum, ama hala yetkim yok-“ luther onu çevirirken mırıldanır

“bilmemen gereken şeyler sadece sana güvenimden sende rebecca-“

“biliyorum.. bir makineye güveniyorsun, kendi tezini çürütmüyor musun-“

“makineler hainlik nedir bilmezler.. sen bana itaat için programlısın-“

“ben programlı değilim-“

“eğitimin masaya sadakattir rebecca-“

“sen masa değilsin-“

“sen de senora aşık değilsin nasılsa.. problem yok..”

ve onu geçer, çıkıp giderken rebecca arkasından ilerler..

 

 

james elinde dosya, bekliyorken mırıldanır

“o kadın bekletiyor bizi bak-“

o kadın buranın yöneticisi james.. uysal ol..”

james homurdanırken myra da o tarafa yürüyor, konuşur

“her şey iyi gibi gözüküyor.. ne zaman gidecekler?”

“yarın sabah.. bu gece sevdikleriyle sevişsinler çocuk yapsınlar falan..” myra gülerken sorar

“sen de gidiyorsun yani?” james hahalarken cevaplar

“ben artık dövüşmüyorum, bıraktım.. uğruna değen bir şey mi kaldı, eskiden dünyayı kurtarıyordum, şimdi bozuk klonları mı kurtaracağım, aha rebecca..”

james o tarafa gidip imza isterken myra gözlerini devirir, opal mırıldanır

“şeytan diyor savaşın ortasına at..”

“küfredeceğine teşekkür eder..” opal o da doğru derken iki kadın gülümser..

 

 

luther dosyaları inceliyorken john konuşur

“iyiyiz işte, bırak gidelim..” luther gülerken cevaplar

“sana sahada bir şey olursa kafamı kopartacak bir generalimiz var john.. george’u saymıyorum bile.. ve bu kafa değerli, kopmaması lazım..”

john üflerken kolunu gerer, luther iğneyi batırırken john konuşur

“damien kafa kopartmaz, bir şey yapmaz.. beni öldürür.. sen yolla beni..”

luther gülümserken mırıldanır

“dedikodular doğru yani..”

“dedikodu mu varmış? hep gerçekti..”

luther gülerken iğneyi kapatır, john kolunu indirirken o sırada damien içeri girer, konuşur

“problem var mı?” john olmasını istiyorsun değil mi derken luther mırıldanır

“yok gibi.. ellen da, black de oldukça sağlıklı.. john, kanını kullanabilir miyim-“

“hayır.” luther ona bakar, john kalkarken parmağını kaldırır

“bu konudaki anlaşmaları hiç imzalamadım, kafanı ben kopartırım.. klonlara kanımı değdirme..”

luther ellerini kaldırırken damien johnu çeker, gülümser

“benim başıma dert oldukları için onları sevmiyor, yoksa ırkçı falan değildir.. yürü john..”

john yürürken luther iç çekerek tüpü kapatır..

 

 

“ben sana yabancılarla bu kadar açık konuşma demedim mi-“

“bana ne, istemiyorum kanımı şaapmasını-“

“hayır dedin, yeterli, daha ne ırkçı ırkçı takılıyorsun, hem de klon merkezinde! döverler seni!”

“sen kurtarırsın, dert o değil ayrıca-“

“evet dert senin umursamaz olman.. john, bir gün arkanda ben olmayacağım-“

“damien, ben buraya arkamda birileriyle gelmedim.”

damien birden ciddileşen adama bakarken kaşlarını çatar, mırıldanır

“doğru.. ikimiz de noktalarımıza tek başımıza çıktık black, haklısın.. şimdi git görevine hazırlan..”

ve onu geçer, uzaklaşırken john küfreder..

 

~ crashed405 : where you get to crash 405 times. >